Dr. İbrahim Feyyaz
İmam Humeyni’nin (r.a.) önderliğindeki İslam İnkılabı, Velayeti Fakih nazariyesinin üzerinde temellenmiştir.
İmam Humeyni şahlık nizamının yerine Velayeti Fakih nizamını yerleştirme hedefiyle 1357 (1979) yılındaki İslam İnkılabına öncülük etti. Bugünlerde ise bir grup insan Velayeti Fakih müessesinin akılla uyuşmadığını, aklilik olmadan da ilerlemenin sağlanamayacağını iddia ediyorlar. Bu kişiler “İran bu Velayeti Fakih’le hiçbir zaman kalkınamaz” diyorlar. Aslında Meşrutiyetten itibaren toplumumuzda hakim olan batı rasyonalitesidir (akliliği) ve bu dönem boyunca siyasi iktidarın önderlerinin bütün telaşı toplumu ahlak, siyaset, iktisat ve hatta dinde sekülerizme yöneltmek olmuştur hep.
İslam İnkılabının gerçekleşmesi ve kendi zatında bir çeşit akliliğe sahip olup Batı aklına şiddetle muhalif olan Velayeti Fakih’in hakimiyeti ile birlikte toplumun hareket yönü tamamen değişmiştir. Velayeti Fakih İslam fıkhının şubelerinden biridir ve toplumsal düzenin korunmasının imzalanması hükmündedir. Şöyle ki, İslam ilk ortaya çıktığı anda insanların toplumsal hayatını tamamen iptal etmemiş ve bütün gelenek ve alışkanlıklarını ortadan kaldırmamıştır. Örnek vermek gerekirse Arapların kabile düzenlerinde kabul edilmiş olan kölelik kurumunu bütünüyle nefyetmedi. Fakat İslam köleliğe karşı idi ve zamanın geçişiyle birlikte değişik başlıklar altında (kefaret, fidye vs…) yavaşça bu kurumu ortadan kaldırdı. Zira toplumsal düzenin korunması İslam fıkhının önemli esaslarından birisidir ve toplumsal hayat ve halk her şeyden önce gelir. Kimsenin bir insanın günahını göstererek toplumsal onurunu incitme hakkı yoktur. Can, mal ve onurun korunması İslam Cumhuriyeti nizamının da üç temel unsurudur.
İmam Humeyni’nin “Nizamı korumak en büyük vaciptir” şeklindeki buyruğu da İslami hükümetin toplumsal düzeni koruma amacını güttüğüne işarettir. Yani İslami devlet aslında toplumsal düzenin enlemindedir, asıl olan nizamın korunmasıdır. İslami rejim ikincil önemdedir.
İnkılabın İslami fıkıhtaki manası da ıslahtan ibarettir, siyasal bilimlerdeki devrimin mota mot karşılığı değildir. İslam İnkılabının zaferi ile aşırı devrimcilerimiz Marksistlerden esinlenerek “ordunun tamamen lağvedilmesini” istiyorlardı fakat İmam ısrarla bunun karşısında durarak “ordu korunmalıdır” diye buyurmuştu. İşte bu ordu ertesi yıl Irak ile savaşa girişecekti. İslam İnkılabı daha en başından itibaren ıslah peşindeydi. İnkılabın ilk yıllarında evlilikler sade, İslam ahlakı hakim idi ve halk desteği de çok fazlaydı. Fakat ne yazık ki savaşın ortalarından, 1986-1987 yıllarından itibaren batı özentiliği toplumda yaygınlık kazanmaya başladı ve biz de İslami ıslahatçılığımızı kaybediverdik.
İslam İnkılabı hayatın aklaniyet mihverli olması ilkesine dayalıdır. Koruyucular Konseyi, Uzmanlar Meclisi, Nizamın Maslahatını Teşhis Kurumu, İslami Şura Meclisi ve nizamın bütün diğer kurumları halkın hayatının sürekli olarak seçime dayalı olduğunu göstermektedir ve insanların seçimleri de esasında akliliğe dayalı olarak gerçekleşmektedir. Hayat süreci bütünüyle seçimden ibarettir. Demek ki hükümet kendisini zorla halka dayatmamaktadır ve halkın milyonluk kitleler halinde seçimlere katılmaları aslında aklilik temelinde tasarlanan devrimci hedeflerle bir kez daha biat etmek anlamına gelmektedir.
Halkın bütün seçimleri İnkılap için hayır ve bereket getirmiştir ve bu “alış veriş” halk ile devrim arasında gerçekleşmektedir. Zira “biat” kelimesi Arapça’da alış veriş etmek kökünden gelmektedir. Onuncu dönem seçimlerinin ardından İran halkının “donanım” döneminden “yazılım” dönemine geçtiğine ve iç ve dış bütün boyutlarda yansımaları olan büyük bir harekete imza attıklarına şahidiz. Bu, halkın devletin kendileri için olduğuna dair kararlılığının bir sonucudur.
Bunun aksine, sol ve sağ modernizmlerin devletin halkın hizmetinde olduğu zahiri iddialarına rağmen aslında bu rejimler halk için değil “ilerleme” içindirler. İslam’da ise velayet nizamı halka dayalı olduğu için Veliyi Fakih’in seçimi de Uzmanlar Kurulu üyelerinin halk tarafından seçilmesi yoluyla olmaktadır ve halkın görevlendirdiği bu uzmanlar da akıl, basiret ve dirayet gibi İslami özellikleri göz önünde bulundurarak Veliyi Fakih’i seçmektedir. İşte halkın halk tarafından yönetilmesi İslam’da Velayeti Fakih ekseninde böyle gerçekleşmektedir. Öte yandan, İslam anarşist bir nizam olmadığı ve anarşizm de beşeri içgüdülerden (ğarize) başka bir şeyi talep etmediği için ve bu beşeri iç güdülerin bir toplumsal nizamın dayanak noktasını oluşturmaları halinde beşerin kendi doğasına aykırı bir şeyi dilemesi de mümkün olacağından –tıpkı Batı toplumlarındaki eşcinsellikte olduğu gibi- İslam bu duruma şiddetle karşıdır.
Demek ki İslami hükümet olumlu noktalarda bütün özgürlükleri halka serbest bırakmış olsa da olumsuz alanlardaki yersiz isteklerin önünü almıştır. İnkılabın ilerlemesinin ahlaki ve akli bir ilerleme olduğunu anladığımıza göre adaletin de bunun temellerinden biri olduğu açıklık kazanmıştır. Adalet her şeyin yerli yerine konmasıdır ve bu yerleri teşhis etmek bilgiyi, bunların yerlerine nasıl yerleştirileceklerini kavramak da hikmeti gerektirmektedir ki bu da aklilikten ibarettir. Öyleyse şunu söyleyebiliriz, eğer bu üçgenin iki açısını bilgi ve hikmet olarak değerlendirirsek üçüncü zaviyeyi de adalet olarak bileceğiz.
Öyleyse aklilik ve adalet birbirleriyle birlikte anlam kazanmaktadırlar. Bu, içinde yıkıcılık olmayan velayet mihverli nizamın ilerleme anlayışıdır. Batıda görülen ve savaşı “ilerlemenin katalizörü” olarak gören kültür ise diğer bütün uygarlıklara hakim olmanın peşindedir ki bu İslam fıkhının dayalı olduğu kültürün tam zıddıdır. Zira ayette şöyle buyrulmuştur: “Bizler sizleri tanışasınız diye kabilelere ayırdık.” Bu kültürde ilerleme adalet ile birlikte talep edilmektedir, küresel zulüm ile değil.
Panjerehweekly.com'da yayınlanan bu anamaz Kemal Saral tarafından Ruhullah.com için çevrildi.
Ruhullah.com